Uçakta Doktor Var mı Anonsu ve Doktorun Sorumluluğu

Geçtiğimiz hafta Lizbon-İstanbul seferini yapan uçakta yaşanan, bir yolcunun fenalaşarak hayatını kaybettiği, uçaktaki doktorun da yardım anonslarını yanıtsız bıraktığı iddialarını taşıyan haberleri basından üzülerek okuduk. Geçmişte kaza geçiren veya aniden fenalaşan biri olduğunda “bir dakika ben doktorum” cümlesiyle birlikte hastanın başında beliren babacan doktor, bir anda herkesin içini rahatlatır, umut verirdi. Ancak bu sıcak görüntünün artık eski Türk filmlerinden bir hoş bir sahne olarak anılması noktasına yaklaşıyor gibi duruyoruz.

Bu önemli konuyla ilgili olarak görüşlerimi insani ve hukuki olarak özetlemeye çalışacağım.

Öncelikle insani açıdan bakıldığında; bir kişinin yaşamını kurtarabilecek olan “Uçakta doktor var mı?” anonsuna yanıt vermemek hiç kuşkusuz ki insani olarak uygun değildir.

Aynı soruna hukukçu olarak bakıldığında ise; öncelikle uygulanacak hukuk saptanmalıdır. Bu olayda uçak hangi ülkenin bayrağını taşıyorsa, uçakta o ülkenin kanunları geçerlidir (Ülkemiz 14 Eylül 1963 tarihli Tokyo Sözleşmesi’nin tarafıdır). Söz konusu uçak Türk bayrağı taşıyorsa ülkemizin hukuk mevzuatı uygulanacaktır. Ülkemizde Tıbbi Deontoloji Tüzüğü madde 2; “Tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine ihtimam ve hürmet göstermektir”, madde 3; “Tabip, vazifesi ve ihtisası ne olursa olsun, gerekli bakımın sağlanamadığı acil vakalarda, mücbir sebep olmadıkça, ilk yardımda bulunur”, madde 18;  “Tabip ve diş tabibi, âcil yardım, resmî veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, mesleki veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.” şeklindedir. Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 10. maddesinde; “Hekim, görevi ve uzmanlığı ne olursa olsun, gerekli tıbbi girişimlerin yapılamadığı acil durumlarda, ilk yardımda bulunur.” düzenlemesi mevcuttur. Türkiye’nin taraf olduğu Biyotıp Sözleşmesi’nin 8 maddesinde ise “Acil bir durum nedeniyle uygun muvafakat alınamadığında, ilgili kişinin sağlığı için gerekli olan herhangi bir tıbbi müdahale derhal yapılabilir” denmektedir. Bu düzenlemeler karşısında acil bir durumun varlığı halinde hekimin müdahale etme yükümlüğü olduğu anlaşılmaktadır. Müdahale etmemekten doğan bir zarar meydana gelmesi halinde ise Türk Ceza Kanunu’nda cezai yaptırımlar düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu’nun “Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlali” başlıklı 98. maddesine göre; Yaşı, hastalığı veya yaralanması dolayısıyla ya da başka herhangi bir nedenle kendini idare edemeyecek durumda olan kimseye hal ve koşulların elverdiği ölçüde yardım etmeyen ya da durumu derhal ilgili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi dolayısıyla kişinin ölmesi durumunda, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”. Meslek grubu ve statü ayırmadan herkes açısından bir yükümlülük getiren bu yasanın amacı, hiç kuşkusuz ki kişilerin yaşam hakkının korunması ve toplumsal dayanışmanın yaşatılmasının sağlanmasıdır. 

Kısacası hekim acil durumdaki hastaya hukuken müdahale etmekle yükümlüdür. Tabi ki bu müdahale içinde bulunulan imkanlar, hekimin uzmanlık alanı ve hastanın tıbbi durumu ile sınırlıdır. Önemli olan hekimin o acil durumda imkanlar dahilinde yardım etme iradesini ve çabasını göstermesidir. Hekimin, her koşul ve ortamda hekimlik bilgisini insan yararına kullanmasının görevi olmakla birlikte, sadece yardım etmeye çalışması sebebiyle mağdur duruma düşebildiğini de bilmekteyiz. Bunu önlemek ve toplumun menfaatine olan acil yardımın çekinmeden yapılabilmesini sağlamak için bazı ülkeler “The Good Samaritan” (İyi Samiriyeli) kavramını hukuklarına yerleştirmişler ve acil durumlarda yardım edenlerin dava edilememesi için yasal bir şemsiye sağlayan İyi Samiriyeli Yasasını (The Good Samaritan Law) kabul etmişlerdir. Bu yasa Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük kısmında, Kanada ve Avusturalya’da kabul edilmiş olmakla birlikte henüz Avrupa ülkelerinde yürürlükte değildir.[1] Bir hukukçu olarak, görev sırasında olmamasına rağmen acil hallerde zor durumdaki hastaya yardımcı olmaya çalışan bir doktorun tıbbi malpraktis iddialarına karşı hukuksal bir kalkana sahip olmasının toplumsal fayda taşıdığını düşünmekteyim. Umarım ki ülkemizde de benzeri bir yasa tasarısı kamuoyunun tartışmasına açılır.

Sonuç olarak, bu problemin ancak doğru sorulara doğru yanıtlar verilerek çözülebileceğinin farkında olmamız gerekir. Günah keçisi arayan sorular sorunu büyütmekten öteye götüremez. Doğru soru neleri bu kadar yanlış yapıyoruz ki Tıp fakültelerini bitiren ülkemizin en parlak idealist gençlerini hayallerini gerçekleştirmekten, 10 yıl dirsek çürütüp öğrendikleri sanatlarını uygulamaktan korkan bireyler haline getiriyoruz olmalıdır belki de. Hekimleri mesleki reflekslerini ortadan kaldıracak kadar endişelendiren bir durum var ise, sadece cezai yaptırımlar ile çözümlenemeyecek büyük bir sorun olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Son zamanlarda hekimlerin bırakın hastane dışındaki acil müdahaleleri, hastanelerinde planlı cerrahi operasyonlara girerken dahi huzursuz ve çekimser olduklarını biliyoruz. Bunun altında yatan sebeplerden en önemlisi dava edilme baskısıdır. Yıllardır tıpta uzmanlık sınavına giren genç hekimler daha çok geliri olan branşlar yerine, gene insanlara yardım edebilecekleri ama daha az riskli, daha az gelirli uzmanlık dallarını seçmeye başlamışlardır. Hekimleri bencillikle suçlayanlara en iyi yanıtı veren bu genç hekimlerimize sahip çıkmaz ve olayı sağduyu ve çağdaş hukuksal kavramlarla çözmeye başlamazsak çanlar hepimiz ve sevdiklerimiz için çalıyor olacak.

Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu

Hanyaloğlu-Acar Hukuk Bürosu